|
ATATÜRK'ÜN MİSYONU
Dr. Mustafa TATCI
Büyük ulusların tarihinde, o ulusun, hatta dünyanın kaderini değiştiren
kahramanlar vardır. Bunlar daha çok kriz zamanlarında ortaya çıkarlar.
Büyük kahramanlar, ulusların hayatî dinamiklerini kendi benliklerinde
toplayarak felâket anında yeniden doğuşun mucizesini gösterirler.
Onlar, âdeta hususî bir talihle doğmuş, ulusların kaderini yüklenmiş,
bu kaderi, bir "ulusal sır" gibi vicdanlarında taşıyan
"misyon" sahibi büyük aksiyon adamlarıdır.
İşte, Atatürk, son çağ Türk ve dünya tarihinde ortaya çıkmış, tarihin
akışını değiştirmiş, bir devir kapatıp-açmış bir liderdir. Ve hiç
mübalâğasız denilebilir ki, Atatürk, müstesna yaratılmış bir şahsiyettir.
Türk ulusu, Atatürk'ün gerçek şahsiyetini ne kadar benimsediyse,
onu toplum şuurunda ve şuuraltında bir çeşit efsane-varlık hâline
de getirmiştir. Yaşarken ve ölümünden sonra milletimizin ona verdiği
hüviyet, tıpkı Oğuz Kağan yahut Malazgirt kahramanı Alparslan gibi,
gerçek bir insanınkinden çok, efsane bir kahramanın hüviyetidir.
Bu efsane kahraman, Türk ulusunun sosyal psikolojisi bakımından
ayrıca önemlidir. Dolayısıyla Atatürk, tarihimizin içinden kopup
gelen "Alp" ve "Gazi" tipinin bir devamı, hatta
son mükemmel örneğidir.
Bununla beraber, objektif olarak bakılınca görülecektir ki, tarihimizin
içinden kopup gelen bu efsanevî liderin arkasında, yirminci yüzyıl
dünya tarihinin en önemli hadisesi, batan bir cihan imparatorluğu
ve doğan yeni bir "ulusal devlet" vardır. Modern Türkiye
Cumhuriyeti! İşte Atatürk'ün hayatı ve aksiyonu, Türk tarihinin
bu batış ve doğuş merhaleleri arasından tarihin yeni bir şafağı
gibi ortaya çıkmıştır.
M.Kemal Atatürk, pek çok vasfı olmakla beraber, özellikle, askerî
- siyasî deha ve misyonuyla dikkat çekmektedir. Onun bizzat kendisinin
kaleme aldığı eseri "Nutuk" incelendiğinde, misyonu apaçık
görülecektir. Nedir bunlar?
Her şeyden önce Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti'ne ve yeni Türkiye'ye
şekil veren, dün olduğu gibi, bugün ve yarın da Türkiye'yi yaşatan
ve yaşatacak olan temel fikir ve prensiplerin sahibidir. Bu yönüyle
o, doktriner bir karakter ve inkılâpçıdır. Özellikle, bir imparatorluğunenkazından
modern bir toplum ve devlet yaratan Atatürk, karşımıza büyük bir
komutan, devlet adamı, askerî, siyasî ve fikrî otorite olarak çıkmaktadır.
Nihayet Atatürk, monarşiden cumhuriyete, yani ulusal devlet rejimine
geçişi sağlayan kişidir. İşte Atatürk'ün dehası, onun bu saydığımız
aksiyoner karakterinde gizlidir. Hayatını incelediğimizde, büyük
önderin iki fikrî safhasının olduğu görülecektir. Bunlar, Türk İstiklâl
Savaşı esnasında oluşan askerî ve siyasî fikirler safhasıyla ; Türkiye'nin
ulusal ve çağdaş bir devlet hâline gelmesiyle alâkalı fikirler safhasıdır.
Onun geçirmiş olduğu bu iki fikrî safha, tabiatıyla birbirini tamamlar.
İstiklâl Harbi, âdeta Atatürk'ün vicdanındaki hürriyetçi, ulusal
hâkimiyet anlayışını tebarüz ettirmiştir. Daha sonraki görüşleri
bu temel düşüncenin üzerine inşa edilmiştir. Bir konuşmasında şöyle
diyor:
"İstiklâl Savaşı'nın çeşitli cephelerinde kazanılmış olan zaferler,
Türkiye'nin çağdaş medeniyet meydanında kazanacağı zaferlerle tamamlanmadıkça
Türk milletinin tam, hür ve müstakil olması mümkün değildir."(Nutuk).
Türkiye'de medeniyet meselesi hâlledilmedikçe, hiçbir problemin
çözülemeyeceği düşüncesi, Büyük Önder tarafından sık sık tekrar
edilmiştir.
Türk İstiklâl Savaşı, yalnız Atatürk'ün hayatında değil, Türk ulusunun
da tarihinde âdeta bir mucizedir. Bu savaş, Türk'ün bütün imkânlardan
ve savunma vasıtalarından mahrum bırakılsa bile, başında kendisine
inanan ve kendisinin de inandığı bir lider bulunduğu takdirde nasıl
bir iman, azim ve fedakârlıkla kendisini kurtaracak imkân ve vasıtaları
yaratabildiğini dünyaya ispat etmiştir.
Türk ulusunun vicdanında bulunan hürriyet, vatanseverlik ve kahramanlık
duygularını çok iyi sezmiş olan M.Kemal Atatürk, İstiklâl Savaşı
denen mucizeyi gerçekleştirirken kendine göre bazı yöntem ve prensipler
uygulamıştır.
Karşısında parçalanmış bir vatan, yorgun ve uçurumun kenarında bir
ulus vardır. Bu ulusu harekete geçirmek için her şeyden evvel "ulusal
birlik ve beraberlik" sağlanmalıdır. Ulusa dayanmadan, birlik
ve beraberlik sağlanmadan, bütün maddî ve moral güçler birleştirilmeden,
yaşama kabiliyetini canlı tutmadan başarılı olmak imkânsızdır. Atatürk
bu görüşünü;
"Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır."
şeklinde dile getirmiştir. Fakat bu azim ve karar,tek başına yeterli
değildir. Hâkimiyet iradesi ve kurtuluş kararı, ancak mükemmel bir
organizasyon ile sağlanabilirdi. Yine bunun içindir ki, Atatürk;
"Yalnız fikirler ve nümayişler (gösteriler) büyük gayeleri
hiçbir zaman kurtaramaz.Bunlar ancak milletin bağrından fiilen doğan
ortak kudrete dayanırsa kurtarıcı olur."(Nutuk) demektedir.
İşte, "Kuvâ-yı Milliye ruhu" denilen ruh budur. Bu ruhla
ulusal birlik sağlanmış, ulusal bir devletin temeli atılmıştır.
Atatürk'ün prensiplerini dikkatli incelediğimiz zaman şu da görülecektir:
Ulusal varlığı tehlikeye düşmüş bir toplum, aldatıcı ve uyuşturucu
politikalarla, izmlerle yahut dış güçlere dayanarak değil, ulusal
benliğimizden çıkan ve ulusun kendi egemenliğine dayanan düşüncelerle
kurtarılabilir.
Bilindiği üzere, 20. yüzyılın başında dünyada imparatorluklar çağı
sona ermiş, ulusal devletler çağı başlamıştır. Ulusal devlet, meşruiyetini
tek kişinin otoritesinden değil, ulusun kendisinden alan bir siyasî
birliktir. Atatürk'ün kurmuş olduğu devletimizin temeli de ulustur.
BüyükNutku'nda, kendisini ömrü boyunca "Millî hâkimiyetinen
sadık bir kulu " (Nutuk) kabul eden büyük Önder'e göre "Hâkimiyet
hiçbir mânâ,hiçbirşekilvehiçbir renkte ve rehberlikte paylaşma kabul
etmez! Unvanı ne olursa olsun, hiç kimse, bu milletin mukadderatına
ortak çıkamaz." Onun içindir ki, büyük felâketler ve fedakârlıklar
pahasına kurtarılmış hürbir vatanda kurulacak devletin şekli Türk'ün
karakterine uygun demokratik bir cumhuriyet olacaktır. Atatürk'ün
"tabiî ve kaçınılmaz bir tarihî akış" dediği vakıa, sonunda
saltanat ve hilâfetin de kaldırılarak, tam bağımsız "Türkiye
Cumhuriyeti"nin kurulmasıdır. Türkiye Cumhuriyeti demek, Türk
devletinin ve ulusunun, mukadderatında yalnız kendi iradesinin hâkim
olması demektir. Atatürk, bizden bu fikrinin devamını ve dolayısıyla
cumhuriyetin korunmasını isteyen pek çok mesajlar vermiştir. Yine
Atatürk'e göre, cumhuriyetin temel kurumu, ulusal iradenin tecelli
ettiği yer olan Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir. Atatürk'ün yakınında
bulunan Falih Rıfkı Atay, Cumhuriyetimizin banisini tanıtırken şu
veciz sözü söyler: "Meclissiz yaşamayı aklı almayan bir yirminci
asır lideri!"
Atatürk'e göre, millî mücadele Meclis ile kazanılmış, Cumhuriyet'i
Meclis kurmuş, inkılâpları da Meclis yapmıştır. Onun bizden istediği,
kendisinden sonramiras bıraktığı siyasî rejimi korumak ve geliştirmektir.
Ulusumuzun bekası ve saadeti için bu şarttır. Büyük "Nutuk"ta
şöyle diyor;
"Milletimizin kuvvetli, mes'ut ve istikrarlı yaşayabilmesi
için devletin tamamen millî bir siyaset takip etmesi ve bu siyasetin
iç teşkilâtımıza tamamen uyması ve dayanması lâzımdır." O,
ulusal siyasetten şunu anlar;
"Millî sınırlarımız içinde, her şeyden önce kendi kuvvetimize
dayanarak, varlığımızı korumakla, millet ve memleketin hakikî saadeti
ve refahına çalışmak, aşırı ihtiraslar peşinde milleti oyalamamak
ve ona zarar vermemek. Medenî dünyadan, medenî ve İnsanî muamele
ve karşılıklı dostluk beklemektir."
Atatürk'ün aksiyoner doktrininde en son safha, "Atatürk İnkılâpları"
dediğimiz reformlar bütünüdür ki, devletimiz, kuruluşunun, varlığının
ve devamının fikir ve hareket kaynağını bu reformlardan almaktadır.
Bunlar; cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik,
lâiklik ve inklâpçılık başlığı altında toplanan fikrî bir zemine
dayanmaktadır.
Reformlar, lâiklikten; gerçekte bir düşünce ve zihniyet sembolü
olan şapka inkılâbına kadar diğer bütün yenilikler, Türkiye'nin
iki yüzyıllık uygarlık mücadelesini sonuçlandıran ve kesin hedefine
yönelten çağdaş bir uygarlık sistemi teşkil eder.
Atatürk'ün işaret ettiği bu uygarlık anlayışı, Türk ulusuna, ulusal
benliğini, ulusal birliğini, ulusal karakterini kazandırma, kendisine
güven duymayı öğretme, çağın teknik imkânlarından yeterince yararlanma
esaslarına dayanmaktadır. Yenilik hareketlerinin özü, kurulan devleti
ayakta tutacak ulusal yapıyı oluşturmaktan ibaretti. Gerçekten büyük
Atatürk, bu yapıyı oluşturmuştur. Fakat o, bununla kalmıyor, gelecek
nesillere başka hedefler gösteriyordu. Asıl hedefe yürüyüş, ulusal
yapı inşa edildikten sonra başlayacaktı. İşte bunu büyük önder,
cumhuriyetimizin on yıllık bir muhasebesi olan "Onuncu Yıl
Nutku"nda veciz bir şekilde dile getirmiştir;
"Türklüğün büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan
sonraki inkişafı ile âtinin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş
gibi doğacaktır."
Burada kısaca özetlediğimiz fikir ve prensiplerine
göre Atatürk'ün, psiko-anatomisini şöyle özetleyebiliriz: O önce
bir komutan, siyasî bir deha ve nihayet ileriyi gören bir fikir
adamı olarak karşımıza çıkmaktadır. Kesin bir irade, şaşmaz bir
sezgi, yanılmayan bir muhakeme kudreti, sarsılmayan bir otorite
ve disiplin, Atatürk'ün karakteristik vasfıdır. Bu vasıflar göz
önüne alınınca derhal hükmedilir ki, Atatürk sosyolog M.Weber'in
"karizmatik lider" dediği tipin en mükemmel örneğidir.
Bu karizmatik lider, ömrü boyunca kendisini ulusunun içinde ve ulusuyla
beraber hissetmiştir. O, savaşlardan inkılâplarına kadar ne yaptıysa,
Türk ulusunu kendi içinde ve dünya karşısında haysiyetli, hür, müstakil,
büyük ve modern bir ulus olarak yaşatmak için yapmıştır. Türk olmanın
şuuru ve gururu, onun için her zaman tükenmez bir ilham kaynağı
olmuştur.
Şimdi bugün bize düşen, Atatürk'ün fikirlerini, şahsiyetini, doktrin
ve aksiyonunu yeniden düşünmek, gafletten, tembellikten uyanıp,
yeniden onun gösterdiği yolda ve hedefte kuvvetlenip, devlet ve
ulusumuzun bekası, çağdaş bir seviyeye yükselmesi için azimli ve
kararlı olarak çalışmaktır.
|